Gezi Parkı Davası, muhalefete gözdağı

Dün İstanbul Adliyesi’nde, Gezi Parkı Davası’nın görüldüğü duruşma salonundaydım.

Bu binada, geçtim yargılandıklarımı, kaç siyasi davayı izlediğimi bile hatırlayamıyorum artık. Onca kumpas, sayısız yalancı şahit, yığınla adaletsiz karar gördüm. Fakat siyasi müdahalenin mahkeme kararına bu kadar pervasızca yansıtıldığına ilk kez şahit oluyorum.

İki hakim

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kürsüsünde dün iki hakim ve iki ‘adalet’ pratiği vardı.

Birinin adı, Murat Bircan.

Avukatlıktan geliyor.

Samsun’da 2018’de AK Parti’den milletvekili aday adayı oldu.

2019’da Bafra Belediyesi’nin Hukuk İşleri’nde görev aldı.

Belediyeden yargıya dikey geçiş yaptı.

Üyesi olduğu partinin intikam hisleriyle açtırdığı davada, itirazlara rağmen kürsüden inmedi.

Bir de diğer hakim var:

Kürşad Bektaş.

Bektaş, oy çokluğuyla verilen karara şerh düştü. Bektaş’a göre dinleme kayıtlarından başka delil yoktu. İlk dinleme kararı 18 Haziran 2013’te suç işlemek için örgüt kurmaktan alınmıştı. Hükümete karşı suç iddiasıyla dinleme kararı çıkarılmamıştı. Anayasal düzene karşı işlenen suç 2 Aralık 2014’te kapsama dahil edilmişti. Dinlemeler bu tarihten önceydi. Şu halde hukuka aykırı ve yasak delil niteliğindeydi. Sanıkların beraatine ve Kavala’nın tahliyesine karar verilmeliydi.

Bu şerh, bir kanıt tartışmasından ibaret değil.

Davanın çürük bir temele dayandığını…

Aynı savcının 25 Aralık’taki yolsuzluk soruşturmasında elde ettiği dinlemeleri kumpas, Gezi Parkı’ndakileri yeniden kıymetlendirme sayan iktidarın hukuk tanımaz ve siyasi ahlaktan yoksun yüzünü gösteriyor.

Mi Minör

Gezi Parkı soruşturması, gösteriler devam ederken açıldı. Emniyet ayağında İstanbul Organize Şube Müdürü Nazmi Ardıç, adliyede Savcı Muammer Akkaş vardı.

İkisi de FETÖ’nün altın neslindendi.

İhtimaldir ki örgüt, AK Parti’yi Gezi Parkı’nda yalnız bırakmamak ve ‘kazanımlarını’ yitirmemek için soruşturmayı açtı. Ardıç’ın 20 Haziran 2013’te İstanbul Başsavcılığına gönderdiği fezlekede deli saçması iddialar vardı.

Fezlekeye göre Otpor adlı gençlik örgütünün lideri İvan Maroviç 7-15 Mayıs 2012’de sözde Kahire’de tiyatrocu Mehmet Ali Alabora ile buluşmuştu. Alabora ve ekibi buluşmadan sonra ‘Mi Minör’ adlı oyunun provalarına başlamıştı. Oyunda ayaklanma teşvik ediliyordu. Mi Minör’ü izleyen Türkler sokağa çıkıyordu.

Gülünç bir kurguydu bu.

FETÖ’cüler 79 şehirde en az beş milyon insanın katıldığı süren bu eylemi Alabora’nın çıkaramayacağını bildikleri için ‘Kızıl Milyoner’ Osman Kavala’yı da bu yargılamaya kattılar.

Güya Kavala, Gezi’nin organizatörü ve finansörüydü.

Kanıt var mıydı?

Yoktu.

Yeniden kıymetlendirme!

AK Parti, dershaneleri kapatınca FETÖ’nün tutumu değişti. Akkaş, 25 Aralık’a ağırlık verdi.

İktidar kavgada galip geldi.

25 Aralık’ta takipsizlik çıkarken, dinlemeler delil sayılmadı. Karara imza atan Savcı İrfan Fidan, İstanbul Başsavcısı yapıldı. Fidan, Gezi Parkı soruşturmasını 2017 yılında raftan indirdi. Elde, dinlemeden başka kanıt yoktu. Buna rağmen “Tapelerin yeniden kıymetlendirilmesinin yapıldığı” iddia edildi.

Ardından Kavala tutuklandı.

Fakat bir kişiyle örgüt kurulamayacağı için…

Gezi Parkı’dan ötürü İstanbul 33. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılanıp beraat eden, aralarında mimar Mücella Yapıcı ve avukat Can Atalay’ın da olduğu Taksim Dayanışması’nın beş üyesi davaya eklendi.

MASAK: Finansörlüğün delili yok

İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi, Kavala’ya çok kuşkuyla bakıyordu ve ceza verme eğilimindeydi. Dosya didik didik edildi ve hiçbir kanıt bulunamadı.

Esasen Hakim Kürşad Bektaş’ın dünkü şerhi İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 18 Şubat 2020’de verdiği beraat ve tahliyenin bir özeti sayılır.

Dinlemelerin hukuka aykırı olduğu ifade edildi.

Kavala’nın finansörlüğüne ilişkin MASAK’ın delil sunamadığı anlatıldı.

Başsavcı İrfan Fidan ve yardımcısı Hasan Yılmaz, Kavala’yı geçmişte tahliye edildiği 15 Temmuz soruşturmasından ve casusluk suçundan tutuklattı. Beraatle biten Gezi Parkı ve Çarşı davası bozdurularak, 15 Temmuz ile birleştirildi. Çünkü darbe suçlaması için kitle lazımdı. Kambersiz düğün olmayacağı için Çarşı’ya ihtiyaç vardı. Sonradan taraftardan çekinilince Çarşı’nın dosyası ayrıldı.

30. Ağır Ceza Mahkemesi, hangi kanıtlar ışığında beraate ve tahliyeye karar verdiyse 13. Ağır Ceza Mahkemesi de iki yıl sonra bu delillere bakarak, ceza yağdırdı.

Kavala’ya müebbet, 16 sanığa 18 yıl hapis verildi.

Ancak tutuklu olduğu casusluktan beraatine, daha önce beraat ettiği darbe suçundan mahkumiyetine hükmedildi.

Kavala’nın haksız tutukluluğunu zorla kabul ettirmek için de yedi haysiyetli yurtsever içeri atıldı.

Muhalefete gözdağı

Bu karar, Türkiye’nin yalnızca Avrupa Konseyi’nden ihracını değil, medeni dünyadan kopuşunu da hızlandıracak. Türkiye, yargının Beştepe Hukuk Bürosu’na döndüğü, mahkemelerin siyaseten hüküm verdiği, Türkmenistan’dan bir parmak daha demokratik bir ülke olma yolunda tam gaz ilerliyor.

Çünkü AK Parti kendi ömrünü uzatmak için başvurduğu bu hukuksuzluklarla ülkenin geleceği ve itibarıyla, devletin laik, demokratik, hukuk devleti niteliğiyle oynuyor.

Öyle görünüyor ki AK Parti ve Cumhur İttifakı, kaybetmesi mukadder görünen 2023 yılındaki seçimleri kazanmak için baskıyı artıracak; demokratik muhalefeti teröristlik, darbecilik ve casusuukla lekeleyerek, boğmaya yeltenecek. Gezi Parkı da iktidar değişikliği için mücadele edenlere gözdağı olarak kullanılacak.

Halbuki AK Parti, ne gelmekte olan geciktirebilir.

Ne de tarihte yaşanılanları, duymak istediği bir hikaye gibi bugünden geriye yazabilir.

Gezi Parkı darbe değil, özgürlüğe susamış yurttaşların demokratik ve barışçıl itirazıydı. Adaletsizliğe, ayrımcılıklara, yaşam tarzına müdahaleye, ceberrut yönetime karşı asil bir başkaldırıydı. Bu gerçeği, yandaş ve partizan hakimlerin yazdığı mahkeme kararları değiştiremeyecek.

İktidara sırtını dayayan Akkaş ve Ardıç da bir vakitler tarih yazdıklarını sanıyorlardı. Şimdi Akkaş firari…

Ardıç içeride gün sayıyor.

Çocuğunu okula göndermeyen hakim

Balıkesir’de yaşayan sekiz yaşındaki S. adlı kız çocuğu bu yıl ikinci sınıfa geçti. Ama ailesi S.’yi okula yollamadı. Okul şikayette bulundu.

Balıkesir Aile ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü, geçen 15 Mart’ta bir sosyal hizmet görevlisini eve gönderdi. İnceleme sonucu, çocuğun babasının Hakim A.B. olduğu anlaşıldı.

Uygulama Değerlendirme Raporu’nda şöyle yazıldı:

“S.’nin ailesinin evde tüm desteği sağlıyor olup özel öğretmenler tutularak, eğitimine destek oldukları görülmüş olsa da yaşıtlarıyla sosyal yaşamına katılımını sağlamak, olumlu alışkanlıklar kazandırmak, kişilik ve karakter gelişimiyle birlikte özgüven gelişimi, bakış açısı, sosyal beceri, birey olma bilincini desteklemek ve hayata hazırlamak adına eğitim tedbiri ile desteklenmesinin uygun olacağı…”

Bunun üzerine Burhaniye Aile Mahkemesi’nde dava açıldı.

Dava 1 Nisan’da karara bağlandı.

Mahkeme, Çocuk Koruma Kanunu gereğince S.’nin okula gitmesi için tedbire karar verdi. Karar velilere ve Milli Eğitim Müdürlüğüne iletildi.

Hakim A.B.’nin dini gerekçelerle kızını okula göndermediği ileri sürülüyor.

A.B.’ye “Bu yüzden göndermediğiniz doğru mu?” diye sordum.

“Kararda ve raporda öyle bir şey yok. Kim söyledi? Kulaktan dolma bilgilerle haber yapılmaz” dedi.

“O halde neden göndermiyorsunuz?” diye sordum.

“Raporda yazıyor” dedi.

Mahkemenin aleyhine sonuçlandığını hatırlattım.

“Olabilir, sizi ilgilendirmez” dedi.

Yanılıyorsunuz, hakim bey!

Kız çocuğunu okula göndermediği için bir hakim hakkında tedbir kararı alınması salt beni değil, bütün toplumu ilgilendirir.

Atatürk’ün hemşehriliğini Rize Belediyesi neden kutlamıyor?

Dün Atatürk’e fahri hemşehrilik verilen beş kentten birinin Rize olduğunu yazmıştım.

Her 28 Nisan günü Atatürk’ün hemşireliği kabulü için resmi kutlama yapılması amacıyla Atatürkçü Düşünce Derneği ile Eğitim-İş’in dilekçe verdiğini, valilikten yanıt gelmediğini aktarmıştım. Dün Rize Valiliği yetkilileriyle görüştük.

Hemşireliğe ilişkin valilikte resmi bir belgenin olmadığı, Atatürk’e atfen “Lazistan’ın bana tevdi ettiği hemşeriliği kabul ediyorum” sözlerini içeren bir yazının olduğu anlatıldı. Diyarbakır dışındaki illerde belediyelerce tören yapıldığı, bunların da her yıl düzenlenmediği vurgulandı. Diyarbakır’da ise valiliğin yaptığı kaydedildi.

Lazistan sancağının bugünkü Rize ile aynı sınırlarda olmadığı, Atatürk’ün nezaketen böyle mektuplar yazdığı belirtildi.

Rize Valiliği’nin her yıl Atatürk’ün gelişini kutladığı vurgulanırken, işgalden kurtuluş ve hemşehrilik gibi yerel kutlamaların belediyelerce organize edildiği söylendi. Görünen o ki Rize Valiliği, Atatürk’ün hemşehriliğini kutlama talebini değerlendiriyor.

Ancak bu kutlama valilik kadar Rize Belediyesi’nin de üzerine vazife sayılır.

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.